Ocean’s 12 İncelemesi

Ocean’s 12 İncelemesi

Dia duit!

Ocean’s Eleven büyümüş 12’sine basmış. Yeteri kadar yıldız yokmuş gibi Galatasaray misali bir yıldız daha katmışlar (yazar burada takımını belli ediyor). Her ne kadar ilk filmi birden fazla izlediysem de bu ve devamındaki 13 ise hep tvde ortasından yakalayıp “neyse bir ara baştan sona izlerim şimdi böyle bölük pörçük olmasın” diye kanalı değiştirip sonrasında da izlemeyi unuttuğum filmler arasındadır. Bakalım neler yapmışlar.

İlk filmde ekibin toparlanması bu yapımda başka güzel bir şekilde gerçekleşiyor. Bu sefer Terry Benedict kendisini dolandıran ekibi tek tek bulup ayarlarını veriyor. Nasıl bulduğu sorusu yanıt bulsa da ilk filmin son sahnesini hatırlayın. Rusty, kendisinin Benedict’in ikiz elemanları tarafından takip edildiğini bildiği halde bir şey yapmamıştı ve bu sahne 2.filmde de es geçilmiş. Bu kadar haberdarken nasıl yakalandılar? Ayrıca bu filmde yakalanmaları ilk filme de biraz gölge düşürüyor gibi. Madem bu kadar kuvvetli bir şahsiyet, adama niye çattınız? Neyse.

Karakterler birebir aynı olduğundan ve serinin ilk filminin incelemesinde uzun uzun bahsettiğimden burada kısaca değinip geçeceğim. Sıkıcı, gereksiz, olmasa da olur, hatta daha iyi olur Malloy kardeşler, vasat Saul, Livingston, Yen, gergin Linus, önceki filmde vasat olarak nitelendirdiğim ancak fal baktırdığı kadına Benedict tarafından enselendiği esnada “bunu göremedin mi yani” diyerek fırça atmasından ötürü bu filmde ortalama üstüne çıkan Reuben ve has adamlar Frank, Basher, Danny, Rusty ve bunlara ek olarak Tess, filmdeki kadın yüzdesini arttırmak için çok iyi bir seçim olan Isabel (Catherine Zeta-Jones), son olarak da kötü adam Benedict.

Devam filmimizde herkes yoluna gitmiştir. Kendi payına düşen paraların önemli kısımlarını harcamıştır derken Benedict onları bulur ve paralarını ödemeleri konusunda bir güzel onları tehdit eder. Bir tek Reuben parasına para katmıştır, yani tuzu kurudur, yani istese bu işlere hiç bulaşmadan şırak diye kendi payını verebilecek konumdadır velâkin arkadaşlarını satmaz ve yine de onlara katılır. Adamsın Reuben. Saul ise önce yaşlıyım artık vs deyip aralarından ayrılır ki çok yazık. Ayrıldığı an ekibin eksikliği bir kenara onun payını da diğerleri ödemek zorunda falan filan, neyse sonradan canı sıkıldığı için aralarına katılıyor da sorun çözülüyor.

Gelelim filmin artı ve eksilerine. Ekibe Tess’in de aktif olarak yer alması ve Isabel’in de gelişi ile filme biraz renk gelmiş ve iyi karakterler katılmış. Biraz olsun tırt Malloy kardeşleri unutabiliyor ve diğer vasat karakterleri hoş görebiliyorsunuz. Rusty ve Danny’nin Matsui ile yaptığı görüşme sahnesi, Danny’nin Rusty’e şarap doldururken öylesine şişeyi yere dökmesi, Reuben’in falcıyı fırçaladığı sahne gayet hoştu. Kurgusal olarak ekibin bir kısmının önce paketlenip diğer kısmın kalan görevi bitirmeye çalışmaya devam etmesi ve yine de paket olması da hayli güzeldi. Nedense sevilen karakterlerin zaten çıkacağını bildiğiniz anlarda kelepçelenmesi göze pek bir hoş geliyor. Bir başka göze hoş gelen şey ise oyuncuların gerçek kimliklerine gönderme yapmaları mesela Tess’in Julia Roberts’a benzemesi olayı sonlarda sıkmaya başladıysa da fikir olarak güzel fikir ve tabii ki Bruce Willis gibi bir oyuncuyu da görmek filme fazladan katkı sağlayan faktörler arasında. Bahsedeceğim son iyi noktası ise tabii ki müzikler. Kesinlikle çok başarılı olmuş. 2000’li yıllarda çokça duyduğumuz “La Caution – Thé à la menthe” ve ona ek olarak “Piero Umiliani – Crepuscolo sul mare” eseri de filme mükemmel gitmiş. Yazının fazla uzamayacağını bilsem sırf son yazdığım şarkıya bir paragraf açarım o derece.

Gelelim kötü ve eksik yanlarına. İlk filmin aksine mükemmel bir soygun planı yok. Hatta aslına bakarsanız soygun dahi yok. Van Der Woude’un evini soygun olarak kabul etsek aşırı basit ve kısa geçildi. Gerçek altın yumurtanın soygununun da polis jargonunda tantanacılık diye bahsedilen Kibar Feyzo’nun şehre geldiğinde bütün parasını kaptırdığı o meşhur yöntemle gerçekleşmesi ise tam anlamıyla ucuz ve basit kaçmış. Yukarıda da bahsettiğim gibi herkesin Benedict tarafından kolaylıkla bulunması ise ilk filmdeki ekibin aslında tırt olduğu yönünde bir izlenim veriyor. Her şeyden önce LeMarc’ın öğrencisi François Toulour ile aşık atmaya çalışmaları ve filmin sonunda ondan iyi olduklarını gururla kanıtlamaları kelimenin tam anlamıyla rezillik. Yahu adam tek siz 12 kişisiniz, buna rağmen zor alt ediyorsunuz. Sizin gibi plan yapabilmesinin, yaptığınız her şeyi başarabilmesinin yanında adam atletik, sizin joker diye bahsettiğiniz Yen’inizden on kat daha yetenekli. Film adına büyük bir eksiklik.

LeMarc’ın Isabel’in babası çıkacağını tahmin etmek ise zaten çok zor değildi. Ekibin bir kısmının Toulour’u soyması nedeniyle yakalanması önce herhalde planın parçası diye düşündürttü ancak sonradan anlaşıldı ki hiç alakası yok. Yani bu kadar uzman ekip adamın evine salak gibi yüzlerini kapatmadan girmişler. Hapishaneden kurtulmaları ise tam bir şaka. Meğersem bizim Linus’ın arkası sağlammış, belgedeki bir imza eksikliğinden suçluların hepsi dışarı. Filmin sonunda da görüyoruz ki bunlar aslında bir gösteriymiş. Hapse girmek hikâyedenmiş, müzeye öylesine soygun için gitmişler ki Fransız hırsızımız müzedeki yumurtanın sahte olduğunu anlamasın. Hadi buraya kadar her şey iyi güzel, ekip tamamen bilerek kendini yakalattı, Isabel’in imza taklidi yaparak belgede sahtecilik yöntemini kullanacağını nereden biliyorlardı? Zira öyle bir hata olmasa onları içeriden kim nasıl çıkartacaktı? Kısaca buralar gayet yavan olmuş. Hepsi açıklansa dahi soygun planı ile ilgili ilk filmden eser yok.

Filmin finalinde de işler tatlıya bağlanıyor ve Benedict’e borçlar bir daha ondan bir şey çalmama sözü ile geri ödeniyor. Yani ilk film bir hataymış da denebilir. Ancak son sahnede görüyoruz ki bu Fransız beyefendi büyük ihtimal Benedict’i soyacak ve işler Ocean beyimizin üzerine kalacak.

Filmin IMDB puanı 6.5

Benim puanım ise her ne kadar 5.4 olsa da müziklerin iyi olması ve Catherine Zeta-Jones etkisi ise 6.2

Semih İspir
Semih İspir Sinemecra Yazarı
Tüm Yorumlar0