The Apartment (1960) İncelemesi
Film İncelemeleri Sinema

The Apartment (1960) İncelemesi

Merhaba!

En son yazdığım belgesel listesinin üzerinden 1 ay geçtiğini düşünecek olursak adeta bir sezon finali mahiyetinde oldu. Şimdi yazmaya başlayınca da kendimi yeni sezonu onaylanmış dizi gibi hissettim. Yeni yayın döneminde de sizlerle beraberiz. İlk bölüm yazısı için de özel bir film seçmek istedim.Ve karşınızda The Apartment (Garsoniyer).

Geçen televizyonda zap yaparken karşılaşıp sadece son yarım saatine denk gelmeme rağmen bir hayli beğendiğim bu yapımın (e şimdi böyle anlatınca da nerede kaldı “özel bir film seçimi?? Oraya da geleceğim. Ayrıca son yarım saat dediysek sonra internette bir daha baştan sona izledik hani. Bu parantez içini de çok uzun tuttum haliyle cümlenin başını unuttunuz tekrar bakıyorsunuz, lol) başrollerini Jack Lemmon ve Shirley MacLaine paylaşıyor.

Filmde C.C. Baxter (Jack Lemmon) bir sigorta şirketinde masabaşı işte çalışan bir personeldir. Pek hayır demeyi beceremeyen Baxter’ın iyi niyeti öncelikle üstleri tarafından sömürülmeye başlanır. Zamanla da hakkında iyi referanslar verme rüşvetiyle oturduğu apartman dairesinin anahtarını kendisinden alarak evinde metresleriyle iş sonrası toplantılar yaparlar. Gel zaman git zaman bu “hizmetleri” karşılığında terfi etse de bir gün canına tak eder, bir de kısa saçlı bir güzele vurulur. O “bir gün”de ne oluyor da tak ediyor, o nazlı yar da kim diye merak ediyorsanız yazının geri kalanını okumadan filmi internette aramaya başlayın derim.

Filmin etkileyici yanlarından biri 60 sene önce yapılmış olmasına rağmen izlediğinizde gerçekten sarması. Zira normalde bu kadar eski filmleri izlediğinizde gerek dönemin teknolojisi, gerek jargonu, gerekse saç ve baş şekilleri sizi biraz güldürür. Özellikle de yerli yapımlarımızda. Ancak bu filmde müthiş bir sadelik ve basitlik söz konusu. Hikâye günümüze göre ortalama olsa da dönemi baz aldığımızda iyi denilebilir, hikâyeyi parlatan kısım ise akıcılığı. Filmi hangi dakikasında açarsanız açın izlemeye devam ediyorsunuz. Baxter’ın heyecandan ne yapacağını bilememesi adına yaptığı hareketler bazen hiperaktiviteye yol açıp azıcık gözü yorsa da ve özellikle yumruk yediği sahnedeki bakışları biraz tuhaf olsa da filmde göze batan pek fazla bir nokta yok.

Kimilerine göre yanlış olarak yorumlanacak olsa da insan ister istemez yerli yapımlarla kıyaslamadan edemiyor. Manasız bir aşk kovalamacası, gözyaşı, entrika ve başarısız araba çarpması sahnelerini düşününce Hollywood ile aramızdaki makasın yıllaar yılaar öncesinden beri açık olduğunu görüyorsunuz. Zira bırakın 60’ları, 80’lerde bile bu tarz başarıya sahip olan pek fazla dramamız yok. Her şey bir yana, kaliteli replik yazmak için sinema teknolojisine veya büyük bütçelere ihtiyaç yoktur. Lâkin buna bile filmlerimizde zar zor rast geliriz, hele dramlarda hiç denk gelemeyiz. Buna karşılık The Apartment’ta kalem kalitesi daha önde. Örnek verecek olursak:

-Nezle olmuşsunuz
+Evet,size yakın durmasam iyi olacak
-Ben hiç nezle olmam
+Gerçekten mi?
-İstatistiklere göre New York’lular yılda ortalama 2.5 defa nezle oluyorlarmış
+Kendimi kötü hissettim, Ben hiç nezle olmuyorsam demek ki zavallının biri yılda 5 defa nezle oluyor demektir.

Ayrıca bu tarz eski yapımları izlemek de dönemin teknolojisini ve hayat tarzını öğrenmemiz adına harika bir fırsat sunuyor. Mesela büyük ihtimal ilk uzaktan kumanda olma özelliğini taşıyan televizyona bağlı kablolu makine, kartvizitlerin bağlı olduğu dikey çark bunlara verilebilecek bazı örnekler. Ayrıca ofisteki Noel kutlamalarının olduğu sahneler de vaoov dedirten cinsten. Günümüz Hollywood filmlerinde gördüğümüz sahneler demek ki eskiden de varmış.

Filmin IMDB puanı 8.3 . Gayet yerinde buluyorum ve öyle bırakıyorum. Tam haftasonu öğle vakti izlemelik film.