Black Mirror IV. Sezon Incelemesi
Dizi İncelemeleri

Black Mirror IV. Sezon Incelemesi

Bir, iki, üç derken son sezon geldi, çattı. Son sezon diyorum, zira henüz bir yeni sezon haberi gelmiş değil ki zaten tadında bırakılması açısından ve gerekse son bölümden sonra yeni bir sezon yapmanın mantıksız olacağından burada bitmesi uygun olmuş. Bir de şu var ki bir sezon daha Black Mirror yazmak istemiyorum. Güzeli güzel, kötüsü de insanın göğsüne öküz oturtuyor. Gelelim son sezona.

1 – USS Callister

Robert Daly bir yazılım dehasıdır ve aynı zamanda kişiliği bozuk, saplantılı bir dorktur. Dork’luğun doruklarına ulaşmıştır. Patronu olduğu şirkette ortağı tarafından gölgede bırakılır. Bilgisayara dert anlatma konusunda çok başarılı olup on numara kod yazsa da insanlarla iki lafın belini kıramaz. Gerçek dünyaya bir türlü entegre olamadığından kendi dünyasını yarattığı Infinity adlı oyunda bir nevi tanrıcılık oynar ve sonrasında süregelen bir sürü pasif-agresif aktivite.

Bu sezonda artık Black Mirror’un ayna tutmayı bırakıp geleceği dair uyarılar verdiğini görüyoruz yavaştan. Artık “yaa siz böyle insanlarsınız işte”den çıkıp “bakın ileride böyle böyle teknolojiler ortaya çıktığında şunlar şunlar olacaktır”vari ikazlarda bulunuyor. Oldum olası uzay bazlı yapımlara ısınamamış biri olarak, bunları fanatik gibi izleyen kesimden şahsen böyle bir hareket beklerim (diyor ve şakayla karışık tüm dorkları töhmet altında bırakıyor. Hep şaka bunlar). Dolayısıyla gayet mantıklı tahminler.

Ayrıca bu yapımda da Jesse Plemons’ı mutlu bir birliktelik yaşarken göremedik. Fargo’da da bir kadın yüzünden hayatını mahvetmişti, burada da bir saplantı uğruna hayatını mahvetti. Jimmi Simpson deseniz yine bir simülasyonun içine hapsoldu. Bu sefer isteyerek değil o ayrı.

Lâkin yine final sahnesi pek bekleneni vermiyor. Tamam adamı oyuna hapsettiniz bir türlü uyanamıyor da ertesi gün şirkete gelmeyince “nerede ya bu bizim bir sürü para kazandığımız şirketin beyni” diye kimse düşünmeyip onu odasından çıkarmayacak mı? Şekil yapmak adına güzel ancak bu kadar gerçekçi tahminlerde bulunup yarattıkları distopyalarda izleyiciyi içine çekmeyi başaran bir yapımın bu kadar pratikten uzak finaller yapması insanı biraz sıkıyor. Ayrıca orijinal Cole’e telefonda yapmasını gerekenleri anlatıp hemen kapatma yerine sürekli açık tuttuklarına göre demek ki baya zamanları varmış. Olup biteni çok rahat açıklayabilirlerdi ki zaten bahsettikleri her şey mini-buzdolabından çıktı dolayısıyla gerçek Cole’ün işini yapıp bir daha görünmemesi tuhaf. Giriş, gelişme güzel sonuç ise yine “eee?” .

2 – Arkangel

Marie kızı Sara’yı parkta gezdirirken kaybeder ve çok endişelenir. Tıpkı günümüzde olduğu gibi de beceriksizliğini teknolojik bir çözümle gidermeye çalışır ve Arkangel denen teknolojiyle kızının beynine çip taktırır. Böylece elindeki tabletle onun gördüklerini görmeye ve verdiği sinyallerle her an nerede olduğunu kontrol etmeye başlar. Zamanla yaşı büyüdükçe artık gerek olmadığını düşünerek tabletini rafa kaldırsa da bir gün kızının yalan söylediğini öğrenmesi üzerine tekrardan kullanmaya başlar. Bir de ne görsün? Kızı daha 15 yaşındayken neler neler yapıyor? Buna karşılık Marie de oturup doğru bir ebeveyn gibi konuşmak yerine yine yaptığı hataları ondan habersiz gizli gizli çözme yoluna gider. Tekrardan izlendiğini ve hayatına müdahale edildiğini öğrenen Sara ise alır tableti çatur çutur annesine dalar ve evi terk eder.

İşte üzerine daha çok konuşturacak ve düşündürecek bir bölüm. Ebeveynlerin çocuklarını koruma konusunda çizgiyi nerede çekmeleri gerekiyor? Bu kadar kontrol bir işe yarıyor mu? Gerekli mi? Daha da önemlisi mantıklı mı? Diziden gördüğümüz üzere (ki doğrusu da bu) kati suretle yanlış. Küçük bir çocuğa göz kulak olması gerektiği yerde sorumsuzca gözünü ondan ayırması en başta çocuğun değil annenin suçuydu ki boyna çan asmanın bir nevi modern versionu olan çip taktırmak ise bir hayli yanlış. Anne ile çocuk arasındaki mesafeyi açmaktan ve ebeveynleri tembelleştirmekten başka bir işe yaramaz ki öyle de oluyor.

Ebeveny sansürü konusuna da ayrıca değinmek lâzım. İzlediğim anda aklıma ilk gelen şey komedyenlerin çok küfretmeleri yüzünden eleştirildiği günlerdi. Gerek çocuk gerekse insan gelişiminden bihaber bir takım ebeveyn, çocuklarının küfür duymalarını engelledikleri takdirde küfür etmelerinin önüne geçeceğini sanıyorlardı. Halbuki bunu önlemenin yolu küfür duymasını engellemek değil küfrü duyup, ne olduğunu bilip, neden kötü olduğunun öğretilmesiydi. Çünkü bilmediğiniz bir tehlikeye karşı kendinizi savunamazsınız. Burada da aynı mantık şiddet üzerinden gerçekleşiyor. Şiddeti hiç görmeden büyüyen Sara, şiddetle başa çıkmayı da haliyle bilemiyor. Kanın neye benzediğini merak ettiğinden parmağını kesiyor, veganlığı, feminizmi, devrimciliği veya dini sonradan ve birden keşfedenler misali o da yeni keşfetmiş olduğu şiddet kavramına saplantılı hale geliyor ve çizimlerine kadar yansıtıyor. Sonrasında ise annesine yaptığı vahşeti göremediğinden vurdukça vuruyor.

Genelde gençler tarafından izlenen bir dizi olduğundan olsa gerek, bölüme verilen puanlar çok yüksek değil ancak kesinlikle 35 yaş üstünün izlemesi gereken iyi bir bölümdü ancak şu notu da düşmek lâzım; kafaya çip takarak hafızaya ulaşmalı bölümler artık gına getirmeye başladı umarım böyle devam etmez. Yoksa isterse 10/10’luk dizi olsun izlemeyi bırakacağım.

3- Crocodile

Mia ve Rob arabalarıyla uzun ince bir yolda giderken oynaşmaları sonucunda Rob kendini yola veremez ve bir bisikletli sürücüye çarparak bir cinayet işler. Sonrasında ise Rob’un hapisten korkması sonucunda Mia’ya baskı yaparak cesedi yakındaki göle atarlar. Aradan yıllaaar yılaaar geçer, ikili ayrılmıştır, Mia’nın yeni bir hayatı vardır. Derken birden Rob çıkagelir ve sanki adamı öldürürken arabayı kendi sürmemiş gibi ve Mia’yı da cesedi ortadan kaldırmak üzere kendisi ikna etmemiş gibi başlar vicdan yapmaya. Ancak tanrı Mia’ya yürü ya kulum demiştir bir kere. Mia gayet iyi bir kariyer yapmıştır ve Rob yüzünden bunları kaybetmek istemez ve Rob’u öldürür. Sonrasında da cesedini ortadan kaldırır.

Burada da ölmeden önce vicdan yaparken.

Derken başka bir olayı araştıran sigorta çalışanı Shazia elindeki hafıza okuyucuyla karşısına çıkar. Okuduğu hafızalar sonucu Mia’nın geçmişini öğrendiği için Mia onu da öldürmek zorunda kalır, sonra Shazia olanları eşine de bahsetmiş olduğundan Mia gider onu da öldürür, bakar ki küçük bir çocuk beşikte ona bakmaktadır, tutar onu da öldürür ancak odada olup biteni gören biri daha vardır. O da fark etmediği hamster veya her ne faremsi hayvan ise odur. Hafızasına bakarlar ve Mia paketlenir.

Öncelikle insanın aklına Sherlock Holmes – The Adventure of the Speckled Band gelmiyor değil. Olay dönüp dolaşıp bir hayvanda sonuçlanıyor. Tam da artık Black Mirror’ın anılara ulaşıp hikâyeyi onun üzerinden sürdürmesinden bıkmışken hemen bir bölüm sonrasında farklı bir cihazla tekrar önümüze sunuyor. Önceki bölümlerin aksine de hikâyenin nereye doğru gideceği daha erken tahmin edilebilir oluyor. Kırmızı rujlu kadının hikâyeleri incelendiğinde “(ki daha dizinin ortasına tekabül ediyor )anlaşıldı, bu kadın oradan oraya oradan oraya bizim sarışına ulaşacak” diye hikâye kendiliğinden çözülüveriyor. “Hayır ne bekliyordun ki?” dediğinizi duyar gibiyim. Ancak yine de çok göstere göstere ilerledi hikâye. Hemen bir önceki bölümü hatırlayın konunun nereye varacağını kestirmek kolay değildi. Ayrıca Mia’nın Shazia’yı odunla öldürmesi ise saçmalıktan başka bir şey değildi. Daha bir önceki cinayetinde boğarak öldürmüşsün, ceset saklamaya çalışırken iflahın sökülmüşi niye odunla vurarak ortalığa dieney saçıyorsun? Bir sürü iş.(yalnız baya yol göstermiş gibi oluyorum inşallah başım ağrımaz ama herkesin düşüneceği şeyler yani). Bir de Shazia’nın kocasının banyonun kapısını açık bırakması var ki gerçekten insanın sokağa çıkıp anket yapası geliyor. Hadi bizim insanımızın evde yalnızken hacetlerini kapı açık yaptıklarını öğrendik peki ya duj? Ayrıca son olarak şahsi görüşüm, finalde katilin 2-2 (White Bear) deki gibi boş bir evde sandalyeye bağlı şekilde uyansaydı müthiş bir geri dönüş olurdu. Tamam Black Mirror’da bölümler arası bağlantı yok ama en azından dördüncü veya başka bir sezona has olarak böyle bir referans bence seyircilerin gözünde bölüme ek puan kazandırırdı. Şahsen izleyip de “ooo” demeyecek kimseyi tanımıyorum.

Ayrıca yine, yeni, yeniden beyne çip takma ve anılara ulaşma vakası. İnsan izlerken vay anısını diyor. Sağ kulakta “Erkin Koray – Silinmeyen Hatıralar” ile sol kulakta “Coşkun Sabah – Anılar” parçalarını eş zamanlı çaldırıyor. Bir kaynaktan beslenmek ayrı şey, kökünü kuruturcasına her yönünden başka bir mamül üretip satmak ayrı bir şey. Gına has arrived.

Özetle varlığının hiçbir şey değiştirmediği bölüm, kayda değer bir ana fikir, ters köşe, eleştiri, tembih vs. hiçbiri yok. Sherlock Holmes ile Stv dizileri tadında edenin bulduğu manasız bir bölüm. Yaşanmış olaylara dayanma zorunluluğu olmasa şu bölümü al yeni bir Fargo sezonu diye yapıştır, zerre sırıtmaz ancak Black Mirror için olmamış.

4 – Hang the DJ

Amy ve Frank “sistem”i kullanarak hayatlarının aşkını bulmaya koyulurlar. Söylenilene göre sistem hayat arkadaşını %99.8 oranında doğru tespit edebilmektedir. İlk buluşmalarında birbirlerine ısınsalar da sistem kısıtlı süre tayin ettiğinden süreleri bitince ayrılırlar ancak akılları yine de birbirlerinde kalır. Hemen ikinci bir buluşma yapamazlar çünkü sistem her bireyi önce bir deneyim kazansınlar diye farklı farklı bireylerle eşleştirmeye devam eder. Kısaca her birey doğru kişiyi bulana kadar bir hayli miktarda kurbağa öper. Sonra bir gün sistem onları tekrar birbirleriyle eşleştirip de tekrar ayırınca karakterlerimiz işteki bit yeniğinin farkına varırlar. Aslında sistemin onlardan sisteme karşı gelmelerini istediğini çözerler ve duvarı aşarak sistemin bulunduğu bölgeden kaçmayı denerler. Tam şehrin duvarından tırmanırlarken her şey yok olur ve görürüz ki her şey bir simülasyondan ibaretmiş ancak böyle bir program gerçekten varmış ve bu simülasyonlar sayesinde doğru eşleşmeleri gerçekleştiriyormuş.

Herhangi bir noktayı kaçırmak istemediğimden her bölümü izleyip hemen incelemesini yazıp sonra diğer bölüme geçiyorum. Dolayısıyla son iki bölümden haberim yok. Ancak şu dört bölüm içinde en iyi bölüm olduğu su götürmez bir gerçek.  Bölümde özellikle değinmek istediğim noktalardan biri ise Amy’nin “sistem olmadan önce ne yapıyorduk?” lâfı. Küçük bir detay gibi görünse de hepimizin ortalama her teknoloji için kurduğumuz bir cümledir, dizi içinde de duymak hoş oldu. Sonrasındaki “aslında hepimiz bir simülasyonuz” espirisinden sonra gerçekten simülasyon olmalarıysa güzel bir ironi oldu. Ayrıca Georgina Campbell’dan bahsetmemek de olmaz. Şu ana kadarki bölümler içinde en çok onu izlemekten keyif aldım diyebilirim. Çok sade ve saf bir güzellik ve abartısız, kararında bir oyunculuk.

Her ne kadar hikâye yer yer The Lobster’ı hatırlattıysa da  en azından beyne çip taktırılmadığı ve anılarda yolculuğa çıkılmadığı için bile güzel bir bölüm olarak sayılabilir. Peki finale bağlama konusu başarılı mı? Hem evet hem hayır. Beklenmedik bir sondu, dolayısıyla evet. Açıkçası bir önceki bölümde “ah be aslında körmüş” olayının üzerine burada da “kaçmaya çalıştılar ama aslında yarınki açıklanacak ruh eşleri de birbirleriymiş bak” gibi bir final bekliyordum ancak olmadı. Peki kaybettikleri nokta ne?

Şimdi simülasyonun içindeyken sistem, çiftler için doğru kişiyi, bireylerin orada edindikleri tecrübelere dayanarak buluyordu. Peki gerçek hayattaki program neye dayanarak o simülasyonları gerçekleştiriyor? Final sahnesinde kızın direkt programda ruh eşini görmeden önce bir form doldurduğunu veya bilgilerini yüklediğini veya bir şekilde bir profil oluşturduğunu/oluşturttuğunu görseydik final daha tamamlayıcı olabilirdi. Bu haliyle programın neye göre seçim yaptığı açıklanmamış oluyor.

5 – Metalhead

Üç kafadar aradıkları itemi bulmak için bir depoya girerler. Tam istedikleri koliyi bulduklarında ise arkasından çıkan bir robo-it peşlerine düşer. Önce iki erkeği haşat eden robo-it bölümün sonuna kadar onu takip eder. Binbir teknolojik yetiye sahip olan bu robo-it sonunda kadını kan damlalarından bulur, her ne kadar kadıncağız onu kahramanca vurarak öldürse de son bir hamle ile attığı mini gps parçalarıyla kadını vurur. Tüm parçaları keserek çıkaramayacağından ve kısa süre içinde robo-itler tarafından bulunacağından ötürü kadın yaşamına son verir.

Sürekli final eksikliğinden dolayı eleştirdiğim dizi artık bu bölümle seviye atlıyor, adeta eleştirilerimi görüyor ve arttırıyor ve finalden sonra giriş kısmını da atıp sadece gelişme olan bir bölümle karşımıza çıkıyor. Bu robotları kim üretti, neden üretti, madem post-apokaliptik bir dünyadayız niye olan insanları da öldürtüyoruz, bir ülke başka ülkeyi bu silahla mı işgal ediyor, yoksa bir diktatör muhaliflerini mi öldürtüyor, robotlar mı ayaklanıyor, kısacası hayırdır? Neyin neden olduğuna dair hiçbir bilgi verilmiyor ve başlıyor bir kovalamaca. Bir de bakıyoruz ki bu robot araba bile kullanıyor. Küçücük boyuyla hem direksiyonu kontrol edip hem de pedala basabiliyor ki hadi diyelim araba müthiş teknolojik pedal falan yok ulan direksiyonu kontrol etmesinin bile imkânı yok. Koltuğa uzanamaz, ön ayaklarıyla konsol kısmına tutunup arka ayaklarıyla falan gibi bir zorlama ile bile düşük ihtimal. Zaten robotun arabayı kullandığı sahnelerde de arabadan iç çekim görmüyoruz. Çünkü demişler ki sadece arabayı dışarıdan çekeriz izleyenler de zaten konuyu çakmaz. Kadının bacağındaki kanı bir şekilde çantasındaki bir malzemeyle durdurmayıp damlatması (o kadar çanta taşıyorsun hiç mi temiz bez yok bu post-apokaliptik dünyada) ve telsiz ile iletişim kurma çabası ise yine anlaşılamayan konulardan. O kadar sonar atabilen, ayağından mini tabanca çıkarabilen bir robotun sinyalleri çözemese de bozucu özelliğinin olmaması yine ayrı mantıksız. Kadının yerini gps ile uzaklardan takip edebilen robota böyle bir özellik de eklenebilirdi sanki. Robotun üstüne boya atma sahnesiyle de tankın egzozuna atlet kaçırıyorlar. Bir nano teknoloji kullanmayı düşünmemişler ki hiç yoktan silecek koysaydınız veya o kadar yetenekli robota ekranını silebilme yetisi ekleyeydiniz. Günümüz robotları bile daha iyi. Tek mantıklı detay ise kadın silahı aldıktan sonra iyi kötü kendini mikrop kapmamak adına temizlemesi. Normalde birçok yapımda kurtlanmış cesedin üstünden silahı alır yola devam ederler. Yahu bir ıslak mendille sileydin bir önce…… Bir de şahsen o kadar teknolojiye sahip olsam köpek değil The Gifted’takiler gibi örümceğimsi robotlar yapardım ki hatta o kolları deniz altında bile kullanabilirlerdi. Köpek pek mantıklı bir seçim değil. Bir de şarjı bitene kadar bekledin ve ağaçtan indin, ağaca vura vura kırmayı denemez mi insan? Ya da güneş ile şarj oluyorsa onu karanlık bir yere koymaz mı? Üstüne boya dökülünce görmeyen aleti toprağa gömünce şarj etmeyi kesmesi lâzım, vesaire vesaire…

Final sahnesi ise bir yerli yapımda geçseydi sabah akşam dalga geçilirdi. Meğersem onca çile oyuncak ayı içinmiş. Hadi bir birey aklını o kadar kaybetti sağlıklı düşünemedi — ki bu birey de 3 kişi içinden sona kalanı hani, bir nevi en güçlüsü ve en zekisi – yanındaki insanlar onu gerekirse zorla yola getirip böyle mantıksız bir hedefi görev edinmezlerdi. Suyu yemeği zor bulduğum yerde biri bana evladıma oyuncak ayı almak istiyorum, hadi hayatlarımızı bu uğurda tehlikeye atalım dese onu döve döve yola getirir sonra o mosmor- post-semihiptik halinin de fotoğrafını çekerdim.

Başı belli değil, sonu mantıksız, ne anlatmak istediği belli olmayan ve aslında da bir şey de anlatmayan Black Mirror serisinin en kötü bölümü olma özelliği taşıyan bu bölümü hiç yapmasalar daha iyiydi. Acaba çok derindi, belki de bir sanat filmi tadındaydı da ben mi anlamadım diye başka yazıları dahi okudum kaydadeğer bir şey yok. Çok anlamsız bir bölüm.

6 – Black Museum

Bölümümüz biritiş aksanlı ve Sezen Cumhur Önal’ın tabiriyle “çikolata renkli” güzel bir kızımızın bir müzeden içeri girmesiyle başlıyor. Müzede her birinin farklı ve fantastik bir hikâyesi bulunan eşyalar sergileniyor. Kısaca Black Mirror bölümlerinde gördüğümüz her türlü öteberi. Bir de bunlara gayet saplantılı olan müze sahibi. Hanım kızımız ilgiyle sadece kendisinin geldiği müzeyi gezerken bazı parçaların hikâyelerini öğreniyoruz ve bir de ne görelim? Müze sahibi saplantılı olduğu kadar da intikam alınası acımasız biriymiş.

Yazının başında bahsettiğim gibi yüksek ihtimal son olan sezonun son bölümü. Hem bir toparlama gibi hem de tam bölüm olma yetisine sahip olmayan yarım hikâyelerin de “o kadar yazdık çöpe atmak israf olur” mantığıyla çekildiği aslında üç bölüm bir arada olan bir bölüm. İlk hikâyede tabii ki kafanıza bir şey takıyorlar ancak bu sefer çip değil file ve anılarınıza da ulaşmıyorlar. Acıyı transfer eden bir nevi elektronik voodoo cihazını kullanan doktorumuz cihaz sayesinde çok başarılı olsa da zamanla acıya müptela oluyor ve giderek daha çok acı çekmek istiyor.

Şahsen cinselliğe bağımlı olması daha makul gelirdi. Ayrıca cihazı eşine takarak seks yapıp aynı zamanda onun da duyduğu hazzı duymak istemesi de yine ayrı bir tuhaf. Bir an Legion’un ilk sezonunda Syd karakterinin anlattığı hikâyeyi getirdi. Detaya inmek tuhaf kaçacak yalnız sizin de bu konu hakkında düşünmenizi istediğimden biraz irdeleyelim. Bırak karşı tarafın hissi de ona kalsın. Ayrıca onun hissiyatını anlamak için onun gibi düşünüyor olman lâzım. Yani biseksüel olmaması durumunda bir erkeğin yakışıklı veya aşık olduğu bir erkekte yatakta olmaktan haz duyması tuhaf geliyor. Hani iki tarafın da hazzını alınca kişi bir nevi kendi kendine seks yapmış olmuyor mu? Veya kendine hallenmiş olmuyor mu? Eğer öyleyse bunlara otoseksüel mi denmeli? Gerçekten çok tuhaf sayın okurlar. Tabii hâlâ okumayı sürdürüyorsanız. Yani bana tuhaf gelen bir andı, fikri gayet iyi bulduysam da izlemesi çok zevk vermedi diyerek bu konuyu yeri gelmese de yeni bir paragraf açarak bitiriyorum.

İkinci hikâyemizde ise Leverage dizisinde Harrison olarak tanıdığımız Aldis Hodge’un oynadığı karakter evlenir barklanır. Efendime söyleyeyim çocuğu falan olur, sonrasında eşine kamyon çarpar. Buram buram Türk yazarlığı koktu. Kadını hastanelik etmemiz gerekiyor ne yapalım? Yazar kadrodan biri çıkıp haykırıyor “KAMYON ÇARPSIN” herkesin oylamasıyla kabul ediliyor falan. Neyse kadına kamyon çarpıyor ve kadın tüm güzelliğiyle yüzde sıfır morluk, yara ve bere içinde öylece yatıyor. Sonra bu günümüz müze o zaman teknoloji şirketi çalışanı torbacı misali yaklaşıp diyor ki elimde böyle böyle bir teknoloji var. Senin ölmek üzere olan eşinin karakterini flash belleğe koyup sana yükleyebiliyoruz. Huyları ve tavırları belirleyen şeylerin başında hormonlar gelir ki vücut olmadan nasıl salgılanacak ve haliyle bu karakter nasıl olacak tabii oraları hiç düşünmeden devam ediyoruz. Neyse sonra kadını adamın beynine yerleştiriyorlar. Ancak ruh ve karakter her ne kadar en önemlisi olsa da bir beden olmadan, kanlı canlı karşında durmadan çok da heyecan verici değil. Zira ihtiyaç denen bir şey var. Bir yerden bşarolümüzün gönlünü daha “elle tutulur” birine kayıyor. Adam zihnindeki kadının konuşmalarından sıkılıp kadını önce durduruyor sonrasında da onu oyuncak ayının içine naklettirip oğluna veriyor ve oğlu oynayıp bir kenara atıyor. Hikâye baştan sona sıkıcı ancak o an ise gayet üzücü. Kadını silmiyorlar da öylece sonsuza dek ayının içinde müzede kalakalıyor.

Jack’i msn’den silecesin.

Son hikâyede ise anlıyoruz ki kız babasının intikamını almaya gelmiş. Suçsuz bir adamın ruhuna sanki bir suçluymuş gibi para kazanmak için işkence ettiriyormuş. Sonra tabii ki iyiler kazanıyor suçlunun kızı intikamını alıyor falan filan. Hızlı geçiyorum buraları, yazmaktan yoruldum. Kötü adam layığını buluyor, biz de adaletin tecelli etmiş olduğundan doğan tatminkârlıkla mutlu oluyoruz.

Hangi teknolojinin hangi zamana ait olduğu bilinmemesi nedeniyle baya boşlukları olan bir bölüm. Her birinin ayrı bir hikâyesi olan eşyaların dönemindeki bazı teknolojilerin bu dönemde olmaması falan. Üzüyor, yıpratıyor, yoruyor. Allah’tan belki de sezonda bir ilk olacak belirli bir sonu olan bir bölümdü de biraz oradan puan kazandı.

Bu arada aşağıdaki videoda da Karl Pilkington’ın 2012’deki Ricky Gervais ile yaptığı bir radyo yayınındaki konuşmalara da bir bakın derim. Biraz benzerlik var sanki.

Sezon gayet sıkıcıydı denilebilir. Son olarak neden beğenildiği konusundaki düşüncelerimi de yazıp bu yapıta son vermeyi planlıyorum. İnşallah da başka sezonu çıkmaz zira yazmaktan yoruldum. Hang The Dj iyiydi, Metalhead ile Arkangel baya kötüydü ve geri kalan da ortalamaydı. Toplamda 4.sezon için 7.6’lık desem yeridir.