Killing Of A Sacred Deer (2017) İncelemesi
Film İncelemeleri Sinema

Killing Of A Sacred Deer (2017) İncelemesi

Sinema mezunu olmasam da arada ilginç konusuyla ilgimi çeken yapımları izleyip çözmeye çalışmayı seviyorum. The Lobster ile de tam da böyle bir gün de karşılaşmıştım. İlk 45 dakikasına bayılmış, sonrasında biraz hevesim azalmıştıysa da evvelinde yine de Yorgos Lanthimos’un diğer filmi Dogtooth’u da izledim. Ortaya konan tuhaflıktaki yaratıcılık da hoşuma gittiğinden Killing Of A Sacred Deer filmini de merakla bekledim ve izledim. Yazının gideceği yönü baştan belli etmek istemem ama önceki filmlerde görüp burada görmek istediklerimi göremedim, gördüklerimse istemediklerimdi.

Hızlıca filmin öyküsüne geçecek olursak (giriş paragraflarından sonra yazmaktan en sıkıldığım yerler buralar, filmin kısa özeti) Steven evli ve iki çocuk babası bir cerrahtır. Babası ölen genç bir çocuğa (Martin ) ise yardım etmektedir, sonrasında öğreniriz ki çocuğun babası bir ameliyat sonrasında masada kalmıştır ve cerrah ise Steven’dır. Martin ilk başlarda kendisine iyi davranmasından ötürü Steven’ı babası yerine koymak ister, daha da ilginci annesi de kocası yerine koymaya hazırdır. Ancak Steven buna yanaşmayınca Martin ondan intikam almaya çalışır ve tüm ailenin güvenini kazanır, hatta kızlarını da kendine aşık eder. Sonrasında da Steven’ın çocukları Bob ve Kim anlaşılmaz bir şekilde hastalanır, müsebbibi ise Martin’dir.

Steven’a ise önce küçük oğlu Bob’un sonra genç kızı Kim’in daha sonra da eşi Anna’nın sırayla öleceğini anlatır. Önce yürüyemez sonra yemek yiyemez hale gelecekler sonrasında da gözlerinden kanlar akarak öleceklerdir. Steven’ın içlerinden birini seçip öldürmesi halinde de Martin diğerlerinin hayatını bağışlayacaktır.

Filme ismini veren olay ise Yunan Mitolojisi’nden alınma. İphigenia, Kral Agamemnon ile Kraliçe Klytaimestra’nın kızıdır. Agamemnon av sırasında Artemis’in kutsal geyiklerinden birini öldürür. Bunun üzerine Artemis rüzgarları keser ve Truva Savaşı için giden filoları engeller. Artemis tek bir şartla rüzgarların yeniden esmesine izin verir. Kızını Artemis adına kurban edecektir. En başta buna yanaşmayan Agamemnon daha sonra ülkenin çıkarları için kabul eder. Kızını, kurban etmek için bir sunağın üzerine koyar ve bıçağı boğazına yaklaştırır; ama ona acıyan Artemis kızı havaya kaldırır ve onun yerine bir geyik koyar. (Allah’tan hazır yazmış biri vardı ekşide, teşekkür ediyorum)

Açıkçası önceki iki filmini izledikten sonra beklentilerim biraz yüksekti. Tam da giderek üstüne koyduğunu düşünürken böyle bir film pek olmadı. Öncelikle robotik konuşan karakterlere aşinayız ve filmdeki gerilimi arttırmak için de çok orijinal bir teknik olmasa da işe yarıyor. Son ana kadar ne olacak diye gerim gerim gerilerek ve merak ederek filmi bitiriyorsunuz. Ancaaaakkk. Önceki filmlerinde yarattığı dünya bir hayli tuhaf olduğu için oradaki robotik diyaloglar absürt gelmiyordu. Lâkin günümüz insanlarından oluşan bir öyküde bu tarz insanlar görmek gerçekçiliği kırıyor ve biraz sakil duruyor.

Aynı şekilde hikâyeden beklediğim tuhaflığı ve mizahı da bulamadım. Mesela The Lobster’da başrolün oteldeki ilk günü tek elle yaşaması, Dogtooth’taki kızlara öğretilen yanlış kelimeler ve aile babasının yanlış hatırlamıyorsam öldürdüğü kedinin ne büyük bir tehdit olduğunu çocuklarına anlatması güldürmüştü ancak bu filmde böyle bir şey göremedik. Aynı zamanda gerek Dogtooth’taki aile gibi gerekse The Lobster’daki toplum düzeni gibi bir tuhaflığı da yine aradı bu gözler. Ufak gariplikleri olan ve genelde masum çocuk dışında hepsinin bir günahı olan karakterler vardı o kadar.

Hikâye size parça parça verilse de size ipuçlarını yakın çekim ancak karanlık şekilde veriyor ki dikkatli gözler bulsun. Mesela Kim’in motorsikletin arkasında gözünden yaş aktığı sahnede kötü şeylerin başlayacağı belliydi. Buna karşın işaret olarak algıladığımız noktaların ise bir yere varmaması üzüyor. Mesela tuhaf şekilde Bob’un kambur oturmasını Anna ikaz ederek düzelttirse de aynısını kızı yapınca bir şey söylemiyor, öyle ki yemek sahnesinde ben kızı kambur oturduğunu fark etmediğim için çocukla aynı yaşta küçücük bir şey sandım. Sonrasında demek ki erkek çocuk kayrılacak dediysem de olmadı.

Durumu en dramatik olansa kızdı diyebilirim. Hem çocuğa aşık olup hem de ailesine zarar verirken ona yardım etmesi tuhaf gelse de bence bunun sebebi ailesini cinsel ilişki esnasında görmüş olmanın yarattığı travma olabilir. Bunu nereden çıkardığıma gelince, Martin ile kendi odasında başbaşa kaldığında aynı annesi gibi cansız bir şekilde yatması bir şekilde ebeveynlerini yakaladığını görüyor, onun dışında okuduğum kitaplarda denk geldiğim kadarıyla ebeveynlerini cinsel münasabet esnasında gören çocukların babalarını düşman olarak algılamalarına veya kendisine zarar veren erkekleri tercih etmelerine yol açtığı yazıyordu. İlişkinin daha ne olduğunu kavrayamadıklarından durumun annesine zarar verdiğini, bu yüzden babanın gaddar olduğu ancak annenin karşı koymaması sebebiyle de demek ki bunun ilişkide olması gereken olduğu gibi sonuçlar çıkardığını yazıyordu. Dolayısıyla kızın bu garip hallerinin sebebi de bu. Her ne kadar sonunda pişman olup ailesine kurban olarak kendilerini söylese de içten içe bu travmayı yaşamış gibi görünüyor.

Hastalık konusunun da bir nevi lanet boyutunda kalması, filmin geçtiği yerin gerçek dünya olması sebebiyle biraz puan kaybettirdi. Çocuk isteyince oluyor, isteyince geçiyor. Oyunculuklara zaten diyecek bir şey yok. Nicole Kidman, Colin Farrell zaten hayli iyi ki Barry Keoghan’ın performansı da gerçekten iyiydi. Şahsen sandalyeye bağlanıp da suratına dipçikle vurulduğu sahne insana huzur verdiği için, mithiş bir “tam dayaklık tip” canlandırdığı için başarılı diyebiliriz. Alicia Silverstone ise rolü ufak da olsa yine renk katmış. Kesinlikle akılda kalan bir film ama bir daha izleme hissi uyandırıyor mu? En azından bende hayır. Bir “The Lobster” veya “Dogtooth” kadar zevk vermedi. Puan = 6.3.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*