Slasher / Solstice (3. Sezon) İncelemesi

Slasher / Solstice (3. Sezon) İncelemesi

Slasher Solstice için söyleyecek çok söz var. Aaron Martin‘in yaratıcısı olduğu dizinin her şeyden önce hem fazla orijinal hem de fazla sıradan bölümleri var. Gerilim ve polisiye türündeki dizilerde çoğunlukla rastlanan ve aslında görmeyi de içten içe istediğimiz birçok sahneyi sıradan diye nitelendirdiğim kısımlardan sayabilirim. Bu olumsuz bir yorum değil bu arada.

Bir seri katil bilmecesiyle karşımıza çıkan Slasher her sezonda farklı bir olayın çözülmesi şeklinde kurgulanmış. Soltice sezonunda birçok dairenin bir arada bulunduğu, bir apartman gibi görünen ama aslında bir site havası olan küçük bir alanda işlenen cinayetler konu edilmiş. Küçük bir alanda herkesin şüpheli olduğu senaryoları her zaman ilgi çekici bulmuşumdur. ‘Katil kim?’ sorusunun cevabını ararken şüpheleri sürekli farklı kişiler üzerinde dolaştırmak ve bunu yaparken CSI ya da Criminal Minds tarzında milyonlarca kişinin yaşadığı metropol kentler yerine 3-5 kişi üzerinde yoğunlaşmak bir bakıma daha zor ve daha fazla karakter analizi gerektiriyor.

Olaylar apartmanda yaşayan birçok kişiyle ilişkisi olan ve hemen hemen herkesle flört eden çapkın Kit Jennings’in maskeli bir katil tarafından öldürülmesiyle başlıyor. Kit’in ölümünün 1. yıl dönümünde ortaya çıkan seri cinayetlerle birlikte herkesin tehlikede olduğu 24 saatlik bir bölümü izliyoruz. Dedektiflerin ilk cinayeti çözememesi ve seri cinayetler ortaya çıktığında katili bulmada geç kalması izleyiciyi enteresan bir perspektifin içine yerleştiriyor. Polisiye dizilerde genellikle olayları çözen zeki polis ekibinin tarafında da ya Dexter gibi adaleti sağlayan suçluların tarafında konumlanmaya alışmışken Slasher’da bağımsız bir şekilde izliyoruz. Polisler çok yetenekli değil, olayı çözmekte geç kalıyorlar ve katilin neden cinayet işlediğini bilmediğimiz için onun tarafında da değiliz.

Apartman sakinlerinin birbirinden farklılığı ve detaylı kişilik analizleri çok yerinde yapılmış. Çoğu suç ve gerilim dizisinde aslında güzel bir şekilde gizem çözülse de katilin neden cinayet işlediği ya da sosyal çevresinde onu suça iten şeylerin detayları çoğunlukla eksik bırakılıyor. Slasher bu konuda hem karakter çatışmaları hem de kurgusuyla sadece bir polisiye dizisi olmaktan çıkıp dram yönüyle de güçlü olduğunu gösteriyor.

Spoiler içeren kısımlar başlıyor dikkat.

Druid lakabı takılan katilin uzun süre tek kişi olduğu düşündürülüyor ve neden Kit’i öldürdükten bir yıl sonra tekrar ve seri şekilde cinayet işlediğine dair bir fikir yürütmek mümkün olmuyor.

Dizinin senaryosunda sıradan diye nitelendirdiğim bölümlerden biri katilin son dakika tek kişiyken aslında 2 kişi olduğunun anlaşılması ve bu kişilerin en az şüpheleneceğiniz isimler olması. Çok sık polisiye dizi ve film izleyenleri şaşırtmak çok da kolay olmadığından senaristleri de bu konuda anlamak lazım. Zaten dediğim gibi olumsuz bir yorum da değildi. Hatta son dakika ortağı olduğu anlaşıldığında ‘evet bir son dakika aksiyonu olmalıydı’ hissi oluyor.

Orijinal bulduğum kısımlardan en önemlisi ve senaryonun iyi kurgulandığını düşündürten şey Kit’i öldüren kişiyle seri cinayetleri izleyenlerin farklı kişiler olmasıydı. Ve sebeplerinin anlaşıldığı bölümler gerçekten de kafada hiç soru işareti bırakmıyor.

Craig David Wallace‘ın yönetmenliğini üstlendiği Solstice sezonunda kanlı ve şiddetli sahneleri sevenlerin göz zevki üst seviyede tatmin olacaktır. Ayrıca doğaçlama şekilde enteresan cinayet işlenen sahnelerde görsel ve kurgusal olarak farklılık sunuyor dizi.

İnsanların birbirine ne kadar kötü davranabileceği ve bunun ne kadar kötü sonuçlanabileceği çok iyi resmedilmiş. Mülteci bir aileye sadece ırk ve dinlerinden dolayı yapılan psikolojik baskı, sözlü ve fiziksel şiddet herkesi bu konuya karşı durup düşünmeye teşvik ediyor. Aynı şekilde lezbiyen ebeveynlerle yaşayan iki çocuğun olduğu ailenin de benzer şekilde baskı ve şiddete maruz kalması, sonunda çocukları birer seri katile dönüştürerek kötü bir karma yaratıyor.

Bu kargaşanın içinde birbirinden nefret eden ırkçı beyaz adam ve sürekli psikolojik baskı uyguladığı gay adamın yaşam mücadelesi verirken dost olması aslında en başında da bunun mümkün olabileceğini ancak insanların ölümle burun buruna gelene kadar egolarını bir kenara bırakamadığını çok net bir şekilde gösteriyor. Burada dikkat çeken şey, ırkçı beyaz adam Dan Olenski’nin de aslında neden o kadar öfke dolu olduğunu gösteren sahnelerle izleyenler farklı şekilde vicdan muhasebesine sürükleniyor. Mülteci aile için bağış vermeyi reddettiği sırada bekar bir ebeveynken kendisine neden destek olunmadığını soruyor ve kendisini bir gruba ait hissetmek için internette bulduğu beyazları destekleyen faşist bir gruba dahil oluyor. Ardından etrafına karşı her geçen gün daha da öfkeli ve saldırgan olmaya devam ediyor. Ancak nefret ettiği gay Angel Lopez ile birlikte seri katil Druid’ten kaçmaya çalışırken öfkesini bir kenara bırakıp onunla dost oluyor.

Kesinlikle ortalama üstü bir polisiye gerilim dizisi olduğunu düşünüyorum. Bazı bölümlerde drama detayları fazla uzadığı için ilk bölümdeki merak ve heyecanı koruyamamak mümkün ancak yine de ‘Druid kim’ sorusu sizi bir sonraki bölümü izleyecek kadar motive ediyor.

https://www.youtube.com/watch?v=nPDlWWD8f8A

 

Duygu Omay
Duygu Omay Sinemecra Yazarı
Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*